Yaa ne kolay var yaa İstanbul'da fotoğraf çekmek. Vapura bin, her anın bi kare. Cami çek, martı çek. Martı demişken; eline al simiti, hayvan elinden kapıyor kardeşim, bu kadar mı olur :) Uğraşmaya gerek yok, alışmış kuşcağız bi kerem. Deklanşöre basmak kalıyor sana.

İstanbul Neden Bu Kadar Kolay?
Çünkü şehrin kendisi hazır bir kadraj. Kız Kulesi nereden çekersen çek ayrı bir efsane; ben uzun pozlama denemelerimi bile orada yaptım. Hele Galata... Bir de ışıklandırmışlar, efekte bile gerek yok. Her köşesi bir kadraj yani. Zaten İstanbul fotoğrafları sayfamda nereden çekilir sorusunun cevabını uzun uzun verdim; burada derdim başka.
Peki Ankara?
Ankara öyle mi? Bir kare yapacağım diye kaleye tırman. İki sulak alan bulacağım diye kilometrelerce yol yap. Bir kuş gelsin diye saatlerce bekle. İstanbul'da martı simide geliyor; Ankara'da sen kuşun ayağına gidiyorsun, o da gelirse :)
İşte tam bu yüzden, Ankara etiketiyle gördüğüm kareler bana daha bir kıymetli geliyor. O karelerin arkasında yol var, bekleyiş var, emek var. Seviyorum çoğunun inadına bu memleketi.

Yuvaköy: Beş Kilometrede Değişen Dünya
"Bu kare de öylesine zor bir kareydi ki" deyip biraz duygu sömürüsü yapmak isterdim ama hiç öyle değil valla. Gördüm, çekiverdim :) Evime dört beş kilometre uzaklıkta, Yuvaköy diye bir yerin dağları. Enteresan olan şu: beş kilometre beride arabalar, trafik, egzoz, kornalar, AVM'ler, mega binalar... Beş kilometre sonrası ise sonsuz huzur veren bir sessizlik. Tam bir köy yaşamı. Hiç abartısız. Ve ben yeni keşfediyorum.

Demem o ki: kolay kare mi makbul, zor kare mi, orasını fotoğrafçılar kendi arasında tartışadursun — bence asıl mesele nereye bakmayı bildiğin. Bazen İstanbul'un ortasında herkesin çektiğini çekiyorsun, bazen burnunun dibindeki köyü yıllar sonra keşfediyorsun. İkisi de fotoğraf, ikisi de hikâye. Benimkiler Ankara albümümde birikmeye devam ediyor.

Kim ne diyor